Çiğdem G.D. (Biyolog, doğa hakları savunucusu, Kuzo kurucusu, anne, insan)

Bence temizlik vücudumuzu oluşturan her 10 hücreden sadece bir tanesinin “kendi” hücremiz olduğunu, geri kalan 9 tanesinin bakteri ya da mikroskobik başka bir canlının hücresi olduğunu bilip, kabullenmek; bu gerçeğe uygun davranarak sağlığımızı koruyacağımız şartları sağlamaktır.

İnsan vücudundaki bu kalabalığın büyük kısmı bakterilerden oluşur. Buna “flora” denir. Deri, bağırsak ve mukoza floralarımız, tıpkı yaşam ortamları gibi birbirlerinden son derece farklıdır.

Günümüz Amazon yerlilerinin bağırsak florası bir kaç yüz çeşit bakteriyi bir arada bulunduruyormuş. Biz modern şehirlilerde ise bu çeşitlilik on beşin altına düşebiliyormuş. “Prebiyotik beslenin, probiyotiklerinizi çoğaltın” diye her yerde duyup durmamız bu çeşit fakirliğimize çare aranmasından. Kendi mikrop çeşitlerimiz az olunca, onların aralarında dengesizlik oluşması fazla kolay oluyor. (Dengesizlik= bir çeşidin “ezici” çoğunluğa geçmesi. “Farklılıklarımızla zenginiz” yaklaşımı tüm hayat gibi burada da karşımıza çıkıyor!)

Bir dengesizlik oluşması, zaten bizim hastalanmamız demek oluyor.  Vücut hücrelerimizin kendilerine yabancılaşıp başka vücut hücrelerimize saldırdığı alerjik hastalıkların kök nedenlerinden biri, temizlikte “hijyenden fazlası”nı hedeflememiz. Hatta modern tıptan kronik hastalıklar ve flora fakirliğimiz ilişkisine dair açıklamalar nihayet gelmeye başladı.

hijyen v.s. steril

Wikipedi’mizden “kaçak” bir alıntıyla:

Hijyen:

Türkçe’ye Fransızca’dan geçmiştir.[1] Hıfzıssıhha ise Arapça kökenlidir ve “hıfz” (koruma) ile “sıhha” (sağlık) sözcüklerinden oluşturulmuştur.[3] Hijyen kurallarına uygun uygulamalar sıfat halinde “hijyenik” olarak tanımlanırlar. Yunan mitolojisinde temizlik tanrıçasıdır.”

İngilizce Wikipedi’den çeviriyle – ne yazık ki Türkçe’sinde sadece asepsi var -henüz-

Steril:

asepsi: biyolojik bulaşan barındırmama hali
(arkeoloji): insan etkinliği kalıntısı bulunmayan bir tortul katman
(mikrobiyoloji): bir nesneyi veya alanı yaşamın tüm formlarından temizlemiş olması
(fizyoloji): bir canılının üreme becerisinin bulunmaması (>infertilite: bir kişinin çocuk sahibi olamaması)”

Popüler kültürümüz sterilliği neredeyse kutsallaştırıyor. “Hiç bir canlı kalmayana dek” temizlemeye dair, tuvaletlerdeki hain mikroplar üzerine kurgulanan, ancak banyo duvarlarımızı ayna gibi parlatırsak rahat nefes alabileceğimizi muştulayan, vücudumuzun kendi halinde facia kokup sosyal statümüzü sıfırladığı; gerilim filmlerini aratmayan temizlik ve kişisel bakım ürünleri reklamları uzun yıllardır standart haline gelmiş. (Ve hep kadınlar, hep kadınlar ve hep kadınlar o temizlikten sorumlu o reklamlarda, o zehirlerle haşır neşir, o temizliğiyle övülen, sonra dizilerde ve gerçek hayatta takıntılı diye eleştirilen). -Evde TV kanallarıyla ilişkiyi kesip, hedefli ve kontrollü internet kullanımıyla kafayı tüm bu çöplükten “görece” rahat ve özerk tutmak mümkün!-.

“Hastane enfeksiyonu” diye bir kavram var; halk olarak aşinayız. En steril tutulan ortamlarda hiç beklenmeyen uç örnekler gelişebildiğini gösteren ürkütücü bir şey kendisi.

ah o eski sakız gibi temiz çarşaflar!

“Eski”nin temizliğinde sabun, kül suyu, sirke, kil dışında çok bir alternatif yokmuş. Ancak suya sabuna dokunmaktan çekinmedikçe, insanlar son derece temiz ve sağlıklı olabiliyorlarmış. Çamaşır susuz, deterjansız “bembeyez beyazlar” elde edebiliyorlarmış.

Kırmızı lahanadan elde edilen renk pigmentleri ile evimizdeki asit-baz konularına bakış. (Tübitak sitesindeki deney sayfasına gitmek için görsele tıklayınız)

Su kaynaklarına yakın yaşayan ve kazan kaynatmaktan çekinmeyen insanlar bu kadarcık malzemeyle bile yeterince temizleniyormuş. Bugün diş macunlarımıza kadar girmiş olan deterjanlar ise Birinci Dünya Savaşı’nda, askeri ortamlardaki sanayi yağlarını az iş gücü ile temizlemek için geliştirilmiş en ucuz çözüm ve kendisi ağırlıklı olarak bir petrol “yan ürünü”.

 

biraz daha asit baz

Sonra çivitti, çamaşır sodasıydı derken, çamaşır suyu (PH 12) ve tuz ruhu (PH 2-0.5) gibi son raddede kuvvetli asit ve bazların dahi evlerde kullanıldığı ve normal karşılandığı günlere gelmişiz.

Her yüzeye ayrı şişelerde “temizleyici”ler kullanmak, kanserojen olduğu kabul edilmeye başlanan sentetik parfümlerle beynimizin “temizlik” yaptığımıza ikna edilmesi, çamaşırların gözümüze beyaz görünmesi için deterjanın “optik beyazlatıcı” (bildiğimiz temizliğin hissini gözlerimizi yanıltarak veren malzeme) içermesi ya da saçımızın sağlıklı ve yumuşak olması için beş ayrı ürün kullanmak filan artık normal gelmeye başlamış bize. “Reklamlarda çıktığına göre, herkes öyle yapıyordur herhalde?!?”

Sabun temizlik için neden “artık yetmiyor” ?

Kaynaklarından evimize döşediğimiz uzun yolu kat eden su, çözücülük yeteneğini giderek kaybediyormuş. Evlerimizde sabunla temizlik yapamamak, şehir sularının bize ulaşana kadar çok doygun hale gelmiş olmalarından kaynaklanıyormuş.

Sabun gibi suya da cildimize de saygılı bir çözümü kullanınca aldığımız sonuç,  şehir suyunun bu doygunluğu sebebiyle modern başarı kriterlerini tutturamıyor. Tevellütü yetenlerden hatırlayanlar çıkacaktır; 1980 ortalarında TRT1’de ilk yerli şampuan markalarımızdan birinin reklamlarında, gözlük camlarına yakın çekimde yaparak gözümüze soktuğu “ovalamadan temizlenmeyen, camı kaplayıp renk renk parlayan lekeler” bizi sabundan soğutup, şampuanın kollarına savurmuştu.

Arıtılmış su kullanılan bir sitede ellerimi yıkadığımda inanamamıştım; ellerim durulanmıyordu. Su altında ellerim durulanmak bilmiyor, birbiri üzerinden kayıyor da kayıyordu. Oysa sadece kalıp sabun kullanmıştım? Ellerimde çözücülüğünden kurtulamadığım bir deterjan vardı sanki. Bir süre sonra sebebin başka olmak zorunda olduğuna karar verip, elimi kurulayıp ev sahibeme koştum. “Nedir bu? Sizin sabunun mu, suyun mu olayı?” diye sordum. Deterjan katkılarıyla mamul sıvı sabunlar durulanmadığında ellerde bıraktığı yapışkanlık da yoktu ellerimde. Arkadaşım tek değişik durumun sitelerindeki merkezi su arıtması olduğunu; bunun arıtıldığı için artık doygun olmayan, “bildiğim su” olduğunu söyledi. Su nasıl bir şeymiş meğer, bilememişim o yaşa değin…

Su sertliği terimine rastlarız; doygunluk düzeyini belirtir. Suyumuz ne kadar sertse, o kadar çok deterjan koymayı tarif eder çamaşır temizleme materyalleri. Çünkü suyu çamaşırlardan parça koparmaya ikna etmek, doygunluğu oranında zordur.

şehir suyunu temizlik için nasıl ikna edeceğiz?

Suyun çözücülüğünü arttırmanın en barışçıl yolları,  yenilebilir maddeler olan karbonat veya sirke kullanmak.

Karbonata bakalım. Mesela sadece karbonatla saç yıkamak mümkün. Saç derimizin yağlarını durmadan sıfırlayıp, yerine petrol yan ürünü yağlar koymaya çalışınca kepek şampuanı diye bir kavrama ihtiyaç doğmuş. Çünkü kendi yağını hızla üretmeye çalışan saç derisi dengesini kaybediyormuş. Biz karbonata geçersek ortalama üç hafta gibi bir süre sonra saç derimiz sadece ihtiyacı kadar yağ üretmeye başlıyor. Sonra ne kaşıntı, ne kepek….  Karbonatı koltuk altımıza elimizi nemlendirererek sürünce kötü koku oluşmasını önlüyor. Evde mutfakta-banyoda ovma tozu olarak da çok etkili; yanmış yemek artıklarına, küfe, kirece… Mucize gibi bir şey!

Sirke kokuları giderme, kireç çözme, yeşilliklerdeki parazit yumurtalarını sökme ve etkisizleştirme gibi mucizevi özelliklere sahip. Sirkeli suyla son durulaması yapılan saçlar parlak ve yumuşacık oluyor -sirke kokusunu sevmeyenlere not: beş dakikada kendi kokusu kayboluyor. Gerçek sirke (ev sirkesi) yararlı bakterilerle kaplayıp zararlıları kontrol altında tutma özelliğine de sahip. Tüm evinizi dost bir cümbüşe çevirmek mümkün yani.

Üstelik (beş kilo şekerli bir meyve + 6-7 litre su + iki-üç ay) sonunda 7-8 litre sirkeniz oluyor. Son raddede ucuz, ambalaj atığı gerektirmeyen, doğru hazırlanınca sağlık saçan bir çözüm. Yanlış olursa fark ediliyor, ve inanın temizlik yaparken market malzemelerinden daha zararlı bir şey üretmeniz mümkün değil. Ustalaşana kadar kendi sirkemizi içmemek en iyisi 😉

Karbonat ve rendelediğiniz kalıp sabuna çamaşır sodası ve boraks da katarak çamaşır makinelerine uygun temizleyici yapmak mümkün.

Lavabonuz mu tıkandı? (En güzeli vidasını açıp temizlemek. Ve evet, yapmak çocuk oyuncağı) Ulaşamadığınız bir yerdeyse (ve inşaat artığı gibi sadece çıkarılarak temizlenecek bir şeyler olmadığından  da eminseniz): karbonat dökün, üstüne sirke ve on dakika sonra kaynar su…. Şaka gibi, değil mi?

Çözümler çok çeşitli; çok güzel bir toplamayı sitemizin şimdilik tek kitabında sunuyoruz: Zehirsiz Ev – Mercan Yurdakuler Uluengin

“Çare” nedir?

Çözüm kendimizi ve evimizi, çoğunluğa geçmelerinin bizde hastalık yapacağı mikropların, çok daha rahatça yerleşebilecekleri boş araziler haline getirmeye çalışmaktan vazgeçmekte. Bunu yaparken envai çeşit kuvvetli kimyasala maruz kalarak, kendi vücut işleyişimizi bozmaktan uzak durmakta.

Konuya girişte vücudumuzu oluşturan her 10 hücreden sadece bir tanesinin “kendi” hücremiz olduğunu, geri kalan 9 hücremizin bakterilerden ve mikroskobik canlılardan oluştuğunu bilmek, kabullenmek, ona uygun davranmak gerekliliğine değinmiştim. Tüm doğanın karşısında savunmasız bir tek hücreliden farksız olduğumuzu, etrafımızı zehirlemenin kendimizi koruyamaya hizmet edemeyeceğini vurgulamak kaldı geriye. Dünyaya yaptığımız şeyi, eninde sonunda kendimize yapmış oluyoruz.

Kendimize, evimizin ve dünyamızın dengesine saygılı yaklaşmak, doğayı düşman görüp “sıfırlamaya” çalışmadan, sadece “bize dost bir dengede tutmak” bizi şimdikinden çok daha sağlıklı kılabilecek tek yaşam tarzıdır.

Organik sertifikası ile fabrikalarda üretilen, bazıları (konsantre halleriyle yine de ekonomik ve ekolojik oldukları için) uluslararası taşınmış malzemeler Kuzo’da mevcut. Çünkü hayat nasıl siyah-beyaz değilse, grinin tonları da olsun, çözümlerimiz değişime hazır olmanın farklı düzeylerine hitap edebilsin istiyoruz.

Zamane tabiriyle “sürdürülebilirlik”, bence özüyle “yaşanabilirlik” bu kendimize dost dengeyi hem evimizde, hem tüm doğada koruyabilmemize ve bunu yaparken sadece gerçek ihtiyaçlarımıza yönelmemize bağlı.

Tüm doğayı etkileyen çamaşır sularını, petrokimyasal ürünleri evlerimize taşımaktan vazgeçtiğimizde parçası olduğumuz bütünün sağlığına hemen bu gün katkıda bulunmaya başlayabiliriz! 0:)

 

Çiğdem G.D. (Biyolog, doğa hakları savunucusu, Kuzo kurucusu, anne, insan)

 

 

Not:
“Pratik çözümler neler?” diyenlere sevgili  Mercan Yurdakuler Uluengin‘in derlediği çokça çözüm, uygulama konusunda sakileştirici telkinlerle birlikte bu kitapta: Zehirsiz Ev
Bir blog olarak başlayan bu kitabın içeriğinin dar da olsa bir kısmına erişmek ve katkıları, deneyimleri okumak isterseniz blog buracıkta.

Okumak ya da  istediğiniz konular varsa, lütfen bizimle iletişime geçin!